터키(10단계)-최종2

İman Tanrı’nın vaadidir

(1.Petrus 1:23-25)

 

 

 

 

İman Tanrı’nın vaadi üzerinde kurulur. Bizim bahsettiğimiz iman Tanrı olmadan var olamaz. Ama ‘Zengin yaşayacağıma inanıyorum.’ ‘Bu yıl evleneceğime inanıyorum.’ ‘Çocuğum olacağına inanıyorum.’ Bu tür iman Tanrı’sız mümkündür. Cehenneme gidecek insanlar da bu şeylere inanabilirler. Tanrı’ya küfür eden kişilerde böyle şeylere inanabilirler. Bu tür şeylerin hepsi kendi inancından kaynaklanır. Bu gerçek iman değildir.

İnanç demek ‘Ben bunu böyle yaparsam olacaktır.’ diyerek kendisinin içinden kaynaklanan kendi itimatı, kendi imanıdır. İmansız insanlara her ne kadar imanın önemini anlatsak da onlar kendi inançlarıyla yaşamak isterler imanla yaşamak istemezler. Petrus ‘Şu tarafa ağı attarsam balığı tutabilirim’ diye kendi itimatıyla ağı attı ama olmadı. İki kere, üç kere değil bütün gece ağı attı ama hiç bir şey yakalayamadı. Bu yüzden üzülüp vazgeçtiği zaman İsa ‘Balık var mı?’ diye sordu Petrus ‘Yok’ dedi. İsa ‘Derin sulara açılın, balık tutmak için ağlarınızı salın’ dedi. O zaman Petrus “Efendimiz, bütün gece o yere ağlarımızı attık ama hiçbir şey tutamadık olmaz!” demedi. Tersine “Efendimiz, bütün gece çabaladık, hiçbir şey tutamadık. Yine de senin sözün üzerine ağları salacağım”(Luka 5:5) diyerek ağları attığında iki tekne dolusu balık yakaladılar. Bütün gece kendi düşüncelerine göre hareket ettikleri zaman hiçbir şey yapamadılar, ama Rab söylediğinde Rab’bin sözüne inanarak ona göre hareket ettikleri zaman belirtiyi gördüler. Ağı atma işi aynı iş, ama ‘Kendilerine güvenerek mi yoksa Rab’bin sözüne güvenerek mi attılar?’ Buna göre ikisi arasında çok büyük bir fark vardır.

Bütün insanların kendi inançları vardır. Bu genel şeydir ve bu dünyada yaşarken kullanılır. Ama bu Tanrı tarafından vaat edilmiş olan iman değildir. İnsan aslında suyun üstünde yürüyemez. Bu doğaüstü bir olaydır. Ama Petrus ‘Eğer sen isen, buyruk ver de su üstünde yürüyerek sana geleyim’ (Matta 14:28) diyerek İsa’ya yalvardı. O zaman İsa ‘Gel’ dedi. Sonuçta Petrus Rab’bin sözüne güvenerek su üstünde yürüdü. Rab’bin su üstünde yürüdüğünü görünce ‘Ben de yürüyebilirim!’ diyerek kendi düşüncesine göre yürümeye başlamadı . “Gel!” diyen Rab’bin sözüne göre hareket etti. Rab’bin garantisine göre hareket ettiği zaman doğaüstü belirtiyi gördü.

İnançta hiçbir belirti yoktur. İnanç şansına güvenip iyi fırsatları beklemektir. Ama biz böyle şeyleri bekleyen kişiler değiliz. Belirtiyi isteyen kişiyiz. Biz tesadüfen günahlarımızdan kurtulmadık. Biz şansla kurtulmuş değiliz. Rab’bin tamamladığı belirtiyle kurtulduk.

 

 

Tanrı’nın bütün sözleri sonsuza kadar değişmeyen vaattir

 

Tanrı yalan söylemeyen dürüst olandır. Kişinin kendisinden kaynaklanan inancı için ne vaat nede garanti vardır. Ama Tanrı kendisinden gelen vaadi, imanı ve sözü garanti edendir. Dua hakkındaki vaatlerini Tanrı harekete geçirdi. O’nun söylediklerini dürüstçe gerçekleştirmesi duanın cevabıdır.

Rab’bin garantisi kendi sözüdür. Ve Rab’bin sözü Rab’bin garantisidır. Rab’bin sözü Rab’bin hikmetidir, gücüdür, garantisidir. Dolayısıyla biz Tanrı’nın sözüne itaat etmekle Tanrı’nın garantisine itaat etmiş oluyoruz. Sözüne güvenmek demek Tanrı’nın garantisine güvenmek demektir.

Ünlü bir firma yeni bir ürünü satışa çıkarırken o ürünü tamamen denemelerden geçirdikten sonra piyasaya çıkarıyor. Bu yüzden biz o firmaya güvenerek ürünü kullanıyoruz. Biz Tanrı’nın söylediğine Tanrı’nın garantisine dayanarak hareket etmemizin sebebi Tanrı’ya inandığımız içindir.

Ama bazı insanlar Tanrı’ya inanmakla Tanrı’nın sözüne inanmayı birbirine karıştırıyorlar. Kesin bir şekilde ayırırsak biz Tanrı’ya inandığımız için O’nun sözüne de inanıyoruz. Tanrı’ya inanmıyan kişi asla O’nun sözüne inanmaz. Tanrı’ya inandığımız için O’nun garanti verdiği sözünü kabul ediyoruz.

İnsanın yüreğindeki inancın vaat ve garantisi olmadığı için hayal kırıklığı vardır. Avlanmaya çıkıp boş elle geri dönebilir. Balık tutmaya çıkıp hiçbir şey tutamayabilir, hatta canını bile kaybedebilir. Oysa imanda garanti vardır. Tanrı’nın garantisinde mutlaka vaadi vardır. Tanrı kendi ağzıyla söylediği sözleri yerine getireceğini söyledi (Yeremya 1:12). Bu söz Tanrı’nın garantisi olarak kutsalların sahip olmaları gereken imandır. İsa’ya iman ettikten sonra biz Tanrı’dan gelen imana sahip oluyoruz. İman Tanrı’nın vaat ettiği sözüne tamamen güvenerek yaşamaktır.

Annesinin sırtında otobüse binen bebek ‘Bilet parasını nasıl ödeyeceğim’ diye kaygılanmaz. O annesinin sırtına bindiği zaman annesinin parayı ödemesi yeterlidir, arabaya binerken beraber biner inerken de beraber iner. Otobüs olsun taksi olsun neye binerse binsin sadece annesinin sırtında olması yeterlidir. Bunun gibi bizlerin Tanrı’nın garanti ettiği şeyler için kederlenmemize gerek yoktur. Tanrı’nın imanına sahip olup O’na güvenmemek sanki annesinin sırtındaki bebeğin ‘Acaba ben gerçekten otobüse binebilir miyim?’ diye kaygılanmasına benzer. Annesinin sırtındaki bebeğin annesine tümüyle güvendiği gibi biz Tanrı’nın sözüne tamamen güvenen hıristiyanlarız. Bu nedenle eğer Tanrı’nın güvencesi bozulursa biz de elbette sarsılırız. Ama Tanrı dürüst olduğu için söz verdiği şeyleri mutlaka yerine getirir.

Kim olursa olsun İsa’ya inanırsa kurtulacaktır. Bu Tanrı’nın garantisidir. İman Tanrı’nın sözüne güvenerek hiç kederlenmemektir. Biz bebeğin annesinin sırtına bindiği gibi İsa’ya güvenerek yaşıyoruz. O bizi nasıl yönetirse ona göre yaşıyoruz. Bebek gece yada gündüz ne zaman olursa olsun eğer annesinin sırtındaysa çok rahattır.

Hastalık da Rab’be güvenerek iyileştirilir. ‘Adımla el koyarsan iyileşeceksin’. Bu Rab’bin sözüdür. Biz Rab’bin adıyla el koyup Rab’bin buyruğuna, sözüne göre ‘İyileştim’ diye iman ediyoruz. Rab’bin sözüyle insan kendi iradesini birbirinden ayırdığı için problem çıkıyor. Ama eğer Tanrı ‘İyileşti’ derse iyileştiğine inanmak gerekiyor ki buda imandır.

İsa nasıl İblis’e karşı çıktı? İblis’in denemelerinden geçerken üç kez “Şöyle yazılmıştır” diyerek karşılık verdiği zaman hemen bırakıp gitti değil mi(Matta4:1-11)? Bunun gibi üzerimize el koyulduğunda da daha iyileşmemiş gibi görünsede Tanrı’nın sözüne güvenerek bunun gerçekleşeceğine inanmak gerekir. Cinler sürekli yüreğimize yaklaşıp bizi ayartmaya çalışsada Tanrı sözünü tedavi eden iyileştirici olarak ısrar etmemiz gerekir. Yani eğer ‘Senin hastalığın iyileşmedi. Bir kere el koymakla hastalık iyileşir mi?’ dersede ‘Şöyle yazılmıştır, üzerine el koymasıyla iyileşecek’ demeniz lazımdır. ‘Ama sen şimdi hasta değil misin?’ derse ‘Şöyle yazılmıştır Tanrı’ya inanın’ diye cevap vermeniz lazımdır. ‘Ama ağrı var değil mi?’ desede ‘Tanrı’nın sözünde iyileşti diye yazılmıştır.’ demeniz gerekiyor. Ağrı hissedersin ama bu his eğer ‘Sen hastasın.’ diye fısıldıyorsa da ‘Tanrı el konulunca iyileşeceğini vaat olarak söyledi’ diye sonuna kadar ısrar ettiğinizde Rab’bin vaadinin gerçekleştirildiğini göreceksiniz.

Yazılmış olan Tanrı’nın sözünün, çağların değişmesiyle alakası yoktur. Binlerce yıl geçse bile aynıdır. İsa ‘Ben Tanrı’nın Oğlu’yum nasıl beni böyle deniyorsun?’ diyerek İblis’i kovmadı. İsa bile yazılmış olan Tanrı’nın sözleriyle ısrar ettiği zaman İblis ondan kaçtı.

Bizde de İsa gibi yazılmış söz imanımız olduğu için bu sözü tamamen kabul ederek ısrar ediyoruz. Sadece yüreğimizde değil ağzımızla da sürekli söyleyerek kabul ediyoruz. Bu yüzden bedendeki ağrı dahada artıp daha kötü durumda olsak da bedenin sesini değil Kutsal Kitap’ta yazılan sözü dinlemeliyiz.

İmanımız, kendi hislerimizi mi önemsiyoruz yoksa Kutsal Kitap’ta yazılı olan sözü mü ? Buna göre başarılı yada başarısız olmaktadır. Hislerine bağlı olarak hareket etmeyi imansızlarda yapabilir. Bunu cehenneme gidecekler de yapabilirler. Bu, dünyadaki insanlarında her zaman yapabileceği genel bir iştir. Hislerine göre degil Rab’bin sesine bağlı olarak yaşayan kişi imanlı bir insandır.

Ne türlü hastalık olursa olsun. Dua edip hastalığı kovarsa imanını Rab’bin sözüne dayanarak devam ettirirse iyileşir. Bu sanki kardan adamın güneş doğunca hemen kaybolmayıp yavaş yavaş erimesi gibidir. Çok uzun zamandan beri varolan kanser hastalığı olsa bile Rab’bin sözüne bağlı kalınarak yaşanıyorsa kardan adamın güneşte erimeye başladığı gibi hastalıkta erimeye başlayacaktır. Ama sonuna kadar söze bağlı kalınmalıdır eğer tekrar hislerine göre yaşamaya devam ederse ölmek zorundadır.

Tanrı’nın sözüne göre ‘İyileştim.’ diye ilan ettiysek başından sonuna kadar Tanrı’nın sözüne dayanarak beklememiz gerekir. Acı çekiyor olsak bile doğruluk güneşin doğduğunu kabul ederek tamamen yok olacağına inanmalıyız. ‘Şimdi kanser parçası yavaş yavaş erimekte olduğu için acı çekiyorum’ diye ısrar etmemiz gerekir. Fakat ‘El koymakla iyileşti’ denen Kutsal kitabın sözünü seçmeyerek hislere bağlı olarak yaşamayı tercih ettiğinizde muzice yerine hiç bir şey gerçekleşmeyecektir.

Daha önce çadır toplantısı yaptığım zamanlarda Altı yaşından beri kötürüm olan on dört yıldır ayağa kalkamayan bir kötürüm vardı. Çocukluktan beri kötürüm olduğu için yürüme hissinin ne olduğunu bile tam bilmiyordu nasıl ayakta durabileceğini bile hayal edemiyordu. Ama ondan cini kovduktan sonra hastalığı iyileşti. ‘Kalk!’ dediğim an kalktı, ‘Yürü!’ dediğim an yürüdü. Ama ‘Düşmekten korkuyorum’ diyerek birdenbire oturu verdi. Bunun nedeni kötürüm psikolojisini yenemeyen kendi hislerinden dolayıdır. Bundan dolayı o zamandan beri tekrar ayağa kalkamadı.

Büyük filleri evcileştirmenin yolu şudur. Filleri yavru iken bir kazığa sıkıca bağlarsanız oradan kurtulmak için mücadele edecektir ama sonuçta onu başarabilecek gücü olmadığı için vazgeçecektir. Böylece yavru filler tamamen büyüdükten sonra da bir kazığa bağlı olarak tutuluyor. Fil büyüdükten sonra bir ayağıyla tekme atarak kazığı çıkarabilecek güçte olduğu halde küçüklüğünden beri ne kadar mücadele ettiysede başaramadığı icin kurtulmanın imkansız olduğunu düşündüğü için kocaman hayvan ufacık bir kazıktan dolayı hiç kımıldamaz. Bu sanki cine tutulmuş insanların her zaman sorunlara bağlı olarak yaşaması gibidir.

İblis sürekli insanları günlük yaşam ve his aracılığıyla tahrik eder. His ve gündelik yaşam aracılığıyla fısıldar. İblis insanlara, ‘Sen mahvoluyorsun Sen hastasın. Sen ölmektesin.’ diye fısıldar. Bu yüzden biz kendi aklımızın duygularımızın sesini dinlemeyip Tanrı’nın sözünü dinlememiz gerekir. Akıldan gelen his, beş duyudan gelen his, gündelik hayattan gelen his falan filan çeşit çeşit sesler duyulunca, hanginisini seçtiğimize göre kendi yaşamımızın şekli belli oluyor. Bir kere Tanrı’nın sözünü dinlemeyi seçtiysek diğer bütün başka sesleri bırakmamız gerekir.

Maymunları yakalamak için farklı metot gerekir. Maymunların dolaştığı bir yere maymunların sevdiği yiyecekle dolu bir kutuyu bir iple ağaca asıyorsun. Kutuya küçücük bir delik açmak gerekiyor böylece maymunun eli kutuya çok zor girebilir. Yiyeceği alıp elini yumruk yapınca elini oradan çıkaramıyor elini çıkarabilmesi için yumruğunu açıp yiyecekten vazgeçmesi gerekir ama yiyecekten vazgeçemediği için elini kurtaramıyor. Bu durumda insanlar maymunları yakalıyorlar. Maymunlar gibi insanlarda iyileşmek istiyorlar ama ‘Ben hastayım’ denen düşünceden kurtulamıyorlar.

Bir gün kuzey Con-La bölgesinde müjdeleme toplantısı yaptım. Oraya koltuk değneğiyle gelen birçok kişi iyileşerek, kendi koltuk değneklerini bıraktılar ve tanıklık ettiler. Ama toplantıdan sonra onlardan birkaç kişi kendi bıraktıkları değnekleri tekrar alarak gittiler. Bu yüzden onları çağırıp “Siz iyileştiniz bacaklarınız da şimdi sağlam değil mi? Tamamen iyileştiniz niçin değneğinizi tekrar alıyorsunuz?” diye sordum. Onlar “Biz eve dönünce ne olacağını bilmiyoruz Bu yüzden değneklerimizi geri aldık” diye söylediler. Bu şekilde ‘Bacağım sakat’ diye düşünen ve ‘Değneksiz yürüyemem’ diye düşünenler değneksiz yaşayamayacaklar.

Biz Tanrı’nın sözü ile kendi hislerimizden gelen sesi ayırt edebilmemiz gerekiyor. İmandayken yaşantımızda bazı şeyler kötüye gitsebile sadece Tanrı’nın sözüne bağlı olarak Tanrı’nın sözüne tamamen yetki vererek yaşamamız gerekiyor. Eyüb Tanrı’yı her çağırdığında durumu daha da kötüye gitti. Ama ‘Durumum kötü oldu’ diyerek vazgeçmeyip tekrar tekrar Tanrı’yı çağırdığı zaman başarılı oldu. Biz de aynen o şekilde Tanrı’ya güvenmeliyiz. Biz Tanrı’nın imanına, Tanrı’nın sözüne Tanrı’nın garantisine sürekli olarak güvenmeliyiz. Onun için kendi düşüncemizi bırakmamız gerekir.

Biz mantığımızdan gelen sese göre yaşayan insanlar değiliz. Kutsal Kitabın sözleri bazı insanlar açısından mantıksız sayılabilir. Ama iman, içimizden gelen ses ne kadar mantıklı olursa olsun mantıksız olan Tanrı’nın sözüne tamamen yetki vermek demektir. İmkânsız bir durum olsada Tanrı ‘Mümkün’ derse mümkün olduğuna inanmak gerekiyor. İşte İman budur.

Tanrı’nın sözü sanki Tanrı’nın kendi içini dünyaya göstermesi gibidir. Yani fikirini, kendi düşüncesini, kendi hikmetini dünyaya göstermesi gibidir. Bu yüzden biz sadece Tanrı’nın sözü aracılığıyla O’nun düşüncelerini ve yüreğini keşfedebiliriz.

Tanrı’nın sözüne göre iman yaşamını sürdüren kişiler bu dünyadaki insanlar açısından aptal ve akılsız gözükürler. ‘Su üstünde yürü’ dediği için buna inanarak yürüyecek bu dünyada kim olabilir? Ama Petrus Rab’bin sözüne güvenerek yürüdü. Kalenin çevresini sadece dolanmakla o kale nasıl çökebilir? Ama Yeşu ve yanındakiler Rab’bin sözüne güvenerek iki kere, üç kere, dört kere sonuçta kale çökünceye kadar kalenin çevresini dolandılar (Yeşu 6:3-20). Bunun gibi Kutsal Kitap’ta vaat edilen söz bizim tamamen güvenmemiz gereken sözdür. Bu bizim için imandır.

Otobüsün sağlam olduğuna güvenmeyipte otobüse binen hiç kimse yoktur. Kendisinin bindiği otobüsün Han nehrine düşeceğine inanan hiç kimse o otobüse binmeyecektir. Şoför hiç kaza yapmayacağını düşündüğü için ve tekerleğin kaymayacağına inandığı için otobüse biniyor.

İnsanlar berbere güvendiği için berber dükkanına giderler. Berbere güvendiği için kendi başını teslim eder. ‘Berber birden bire deli olup saçlarını keserken boynu keserse ne olur?’ diye düşünen kişi berbere kendi başını teslim etmez. ‘Asla boynumu kesmeyecek’ diye güvendiği için rahatça koltuğa oturuyor.

Bu dünyadaki insanlar da imanla yaşıyor. Ama Tanrı’nın imanı eğer bizim teorimize, niyetimize uymuyorsa, ve mantıksız olsada, bu çağa uymuyorsa da bizim için önemli değildir. Başlangıçtan beri Tanrı’yla beraber olan, beraber bütün dünyayı yaratan İsa bile bir süre geçtikten sonra bu dünyaya geldiğinde “Şöyle yazılmıştır” diyerek yazılmış olan Tanrı’nın sözüne tümüyle otoriteyi verdi. Mesih’in çarmıhta bir tek kemiği bile kırılmayarak ölmesi de Kutsal Yazılar’ın yerine gelmesi içindir (Yuhanna 19:36). Yani İsa Mesih yazılmış olan Tanrı sözüne göre hareket etti. Şehit olan kişilerde yazılmış olan Tanrı’nın sözüne göre şehit olurlar. Canlarına tekrar kazanacaklarına inandıkları için canlarını veriyorlar.

Biz dua ederken de Yuhannna 14:13’te yazılmış olan “Benim adımla ne dilerseniz dilediğiniz her şeyi yapacağım” vaadine inanarak dua ediyoruz. Dua ettikten sonra da dualarımızın kesin gerçekleşeceğine inanmamız gerekir. Bizim Tanrı’nın ne yapacağına karışmamamız gerekir. Bir çiftçi tohum ektiğinde çıkmayacak diye nasıl kederlenmiyorsa onun gibi sizde dua ettiğinizde kederlenmemeniz ve kaygı çekmemeniz gerekir. Çiftçi eğer bir elma ağacı diktiyse en azından dört beş ay beklemesi gerekirki meyve versin ama diker dikmez “Niçin meyve yok? Bu ağaç Yaramaz!” diyerek ağacı söküp atıyorsa asla meyve alamayacaktır. Niçin dua ettiğiniz şeyler için ‘Hemen gerçekleşmiyor’ diyerek çabucak dua etmekten vazgeçiyorsunuz? ‘Lütfen ver!’ diye dua edip hala cevap almadıysanız sadece bekleyin, o zaman bir gün mutlaka meyve alabilirsiniz. Bizim, çifçinin tohum ekip hasat zamanına kadar beklediği gibi sabırlı olmamız gerekir.

Kutsal Kitap “İnsan soyu bir ota benzer.Tüm yüceliği de kır çiçeği gibidir. Ot kurur, çiçeği düşer. Ama Rab’bin sözü sonsuza dek kalıcıdır” (1.Petrus1:24-25) diye söylüyor. Tanrı’nın sözü sanki sonsuza dek iflas etmeyen bono gibidir.

Rab “Siz bende kalırsanız ve sözlerim sizde kalırsa, ne isterseniz dileyin, size verilecektir” (Yuhanna 15:7) diye söyledi. Yani Bu ‘Benim vaadime sahipseniz dua edin’ demektir. Bu kendisinde vaat olmayanların dua edebilecek hakkının olmaması demektir. Başka bir deyişle ‘Benim verdiğim bono sende varsa o bonoya göre isteyin. Ben vereceğim’ demektir. Tanrı’nın sözü bono gibi her zaman paraya dönüştürülebilen asla iflas etmeyendir. Her zaman para gibi kullanılabilen hak ve değer vardır.

Tanrı’nın bütün sözü vaattır. Geçmiş zamanda bir insan için bir kere tamamlanmış olduğu için artık bitmiş falan değildir. Tanrı’nın sözü bir kere kullanılmayla etkisi bitmez. Tanrı’nın ağzından bir kez çıkmış olan bütün sözler sonsuza dek etkisini devam ettiren ve değişmeyen bir vaattir. Tanrı’nın İbrahim’e verdiği vaat İbrahim’le bitmedi, başka insanlar içinde geçerlidir. Tanrı’nın sözü genel olduğu için atalarımızın kullandıklarını diğer kuşaklarda kullanabiliyorlar. Abisinin emdiği memeden daha sonraki kızkardeşi de emiyor ondan sonraki kardeşininde aynı memeyi emdiği gibi, Tanrı’nın sözü geçmişteki bir insan için bir kere kullanılmakla bitmiyor sözünün yetkisi sürekli olarak aynı şekilde devam ediyor.

Rab “Gök ve yer ortadan kalkacak, ama benim sözlerim asla ortadan kalkmayacaktır” (Matta24:35) diye söyledi. Tanrı’nın sözü sonsuza dek kaybolmayacaktır. Biz Tanrı’nın sözüne, yani Tanrı’nın vaadinin asla iflas etmeyeceğine inandığımız için O’na güveniyoruz.

Ve Rab “Baba Oğul’da yüceltilsin diye, benim adımla dilediğiniz her şeyi yapacağım” (Yuhanna14:13) diye söyledi. ‘Her şeyi dileyin.’ Yani ruhsal dünya, maddesel dünya için yada, gökteki, topraktaki, şimdiki yada gelecekteki şeyler için yani her şeyi dileyebiliyorsunuz. Bu yüzden bazı insanlar dua ederek güneşi göğün tam ortasında durdurdu. Ve bazı insanlar denizi ikiye böldü, kayadan su çıkardı. Bu Tanrı vaadinin asla değişmediğinin göstergesidir.

Bizim dikkat etmemiz gereken şey, ‘Gerçekten ben Tanrı’nın vaadine sahip olan biri miyim?’ yada ‘Başkasının vaat almasını sadece dışardan seyreden üçüncü kişi miyim?’ oluyor. Yani ‘O kişi yaptığı için ben de yapıyorum’ gibi bir şey mi? Yoksa ‘Gerçekten ben vaat alarak mı yapıyorum?’ Bunu iyice bilmek lazım. Başkasının mallarını kullanan insana “O senin mi?” diye sorulduğunda biraz çekinecektir. Bunun gibi önemli olan da, Tanrı’nın vaadinin kendisiyle direkt alakası olup olmamasıdır.

Mesela abisinin önceden emdiği annesinin memesini küçük kardeşi emerken abisi o memeye bir kez dokunmaya çalışınca küçük kardeşi ağzıyla memeyi sıkıca tutar bırakmaz, abisini itip o memeye kendisi sahip olmaya çalışır. Daha önce annesinin memesi abisinindi. Ama şu an küçük kardeş emiyor artık onun oluyor. Bunun gibi bizim eski atalarımızın Kutsal Kitap’taki o imanı kullandığı için sadece onlara ait değildir. Şimdi şu anda vaadi kullanan insanındır. Bu yüzden herkes ‘Tanrı’nın vaadi benimdir’ diyerek kendi hakkı olanda ısrar edip sahiplenmesi gerekmektedir.

“El koymakla iyileşir” denen sözünü sadece o günler için söylenmiş diye o çağın durumuna göre tarihsel bir şey olarak düşünürsek bugün bir belirti olamaz. Bin yıl önceki insanların tecrübe ettiği şeyler bin yıl önceki o insanlar için, yüz yıl önceki insanların tecrübe ettiği şeyler yüz yıl önceki o insanlar için Tanrı’nın yaptığı işlerdir. Bunun gibi ben şimdi Tanrı’nın vaadini tecrübe ediyorsam bu vaat benimki oluyor. Aynı vaat olsa bile kim olursa olsun bu vaadi kendisinin ki olarak kabul eden kişinindir. Bu yüzden biz o vaat edilen kişi olduğumuza inanmamız gerekiyor.

 

 

Tanrı’nın bütün vaadi bize verilen buyruktur

 

Kutsal kitap “Kutsamak için bana buyruk verildi; O kutsadı, ben değiştiremem”(Çölde Sayım 23:20) diye söylüyor. Tanrı’nın bütün vaadine bana verilen buyruk olarak inanmamız gerekiyor. Yani biz ‘Tanrı beni kutsadı. Bana güç verdi. Bana cevap verdi. Bana yaşam için buyruk verdi’ diye inanmamız gerekir. Bir kralın buyruğuna halkın itaat etmemesi imkânsızdır, bunun gibi Tanrı’nın bütün sözlerini buyruk olarak Kabul edip itaat etmek zorundayız. Böylece Tanrı’nın bize vaat ettiği şeyler, bize direkt emrettiği şeylerdir. Eğer o iyileşeceğimizi vaat ettiyse ‘Tanrı bana iyileşeceğimi emretti’ diyerek Kabul etmemiz gerekir. Böylece Tanrı’nın vaadini Tanrı’nın bize verdiği emir olarak kabul ediyorsak ne olursa olsun hastalığımızın iyileşmesi için itaat etmek gerekir. Rab ‘Kalk!’ deyince kalkmamız gerekir. Hiç kimse su üstünde yürüyemezken Rab size emrediyorsa emre itaat ederek yürümeliyiz.

Biz “Benim adımla ne istersen vereceğim” sözünü bize verilen buyruk olarak kabul etmemiz gerekir. Bu yüzden dua etmemek de, dua edip cevabını almamak da buyruğu bozmak demektir. Bu yüzden bizim dualarımızın cevabını alma sorumluluğumuz vardır.

Temsilci olarak halkın önünde dua eden kişinin halkın önünde temsilci olarak duanın cevabını alma sorumluluğu vardır. Kendisi yalvardığı şeyin olduğu gibi gerçekleşeceğine güvenerek, mutlaka cevap almak gerekir. Bizim dualarımızın açıkça güvenilerek edilen dualar olması gerekir.

Rab’bimiz ölüm buyruğu aldığı için öldü, yaşam buyruğunu aldığı için yaşamak için dua etti. İbraniler 5:7’de “Mesih, yeryüzünde olduğu günlerde kendisini ölümden kurtaracak güçte olan Tanrı’ya büyük feryat ve gözyaşlarıyla dua ve yakarışlarda bulunmuş ve Tanrı korkusu nedeniyle işitilmişti” diye söylüyor. Ve Yuhanna 10:18’de “Canımı kimse benden alamaz; ben onu kendiliğimden veririm. Onu vermeye de tekrar geri almaya da yetkim var. Bu buyruğu Babamdan aldım” diye söyledi. Ölüm ve yaşam yetkisi Baba Tanrı’dan almış olduğu buyruktur. Rab’bin dirilişi de kendisinin itaat etmesi gereken bir buyruktur. Rab ‘Ben sadece ölürsem Tanrı diriltecek’ demedi, diriliş de buyruk olduğu için diriltecek Baba Tanrı’ya büyük feryat ve göz yaşlarıyla yalvardı.

Biz de eğer Tanrı bize diriliş bereketini emrettiyse bunu buyruk olarak almamız gerekir. Kesinlikle dirilişe kavuşmak için bu buyruğa itaat etmemiz gerekir. Dolaysıyla biz dirilişe erişmek için kutsal yaşıyarak buyruğa itaat etmeliyiz. Tanrı’yı severek O’na güvenmeliyiz.

Elçi Pavlus Filipililer 3:10-14’te “Ölümünde O’na benzeyerek O’nu tanımak, dirilişinin gücünü ve acılarına ortak olmanın ne demek olduğunu bilmek ve böylece ne yapıp yapıp ölümden dirilişe erişmek istiyorum. Bunlara şimdiden kavuşmuş ya da şimdiden yetkinliğe erişmiş olduğumu söylemiyorum. Ama Mesih’in beni kazanmakla benim için öngördüğü ödülü kazanmak için koşuyorum. Kardeşler, ben kendimi henüz bunu kazanmış saymıyorum. Ancak şunu yapıyorum: geride kalan her şeyi unutup ileride olanlara uzanarak, Tanrı’nın Mesih İsa aracılığıyla yaptığı göksel çağrıda öngörülen ödülü kazanmak için hedefe doğru koşuyorum” diye söyledi.

Diriliş vaadi verildiği zaman, bedendeki bütün asıl şeyleri bırakıp dirilişi buyruk olarak alıp gerçekleştirmek için hedefe doğru koşmak demektir.

 

 

Tanrı’nın bütün sözleri her zaman diridir

 

Diri demek hareket etmek demektir. İbraniler 4:12-13’te “Tanrı’nın sözü diri ve etkilidir, iki ağızlı her kılıçtan keskindir. Canla ruhu, ilikle eklemleri birbirinden ayıracak kadar derinlere işler; yüreğin düşüncelerini ve amaçlarını yargılar. Tanrı’nın görmediği hiçbir yaratık yoktur. Kendisine hesap vereceğimiz Tanrı’nın gözleri önünde her şey çıplak ve açıktır” diye söyler. Tanrı’nın sözü eğer insanın can içine girerse o can içinde çalışır, ruh içine girerse ruhun içinde çalışır, ilik içine girerse onun içinde çalışır, eklem içine girerse onda çalışır. Bu Tanrı’nın bütün sözleri hareket ettiği için böyledir. Bir şirket Çeke ne kadar yüksek miktarda para yazılırsa yazılsın eğer şirket iflas etmişse o çek kullanılamaz. Ama miktarı az olsa da iflas edilmediyse o çek kullanılabilir. İbraniler 11:1’de “İman, ümit edilenlere güvenmek, görünmeyen şeylerin varlığından emin olmaktır” diye söylendi. Tanrı’nın sözü var olan gerçek bir şeydir.

Tanrı’nın sözünü sadece bir öğüt olarak düşünüyorsak bu söz ölü söz olur. Öğüt sadece insanların örnek aldığı bir şeydir. Biz eğer Tanrı’nın sözünü öğüt olarak kabul ediyorsak o söze göre hareket ederek karakterimizi ona göre değiştiriyoruz. Ama eğer Tanrı’nın sözünün diri olduğuna inanıyorsak o söz beni kullanacak beni hareket ettirecektir. Bu nedenle ‘Söz mü beni hareket ettirir, yoksa  ben mi o sözünü takip ediyorum?’ Bunu açıkça ayırt edebilmemiz gerekir.

Diri derken ‘Ben sözü takip ediyorum’ demek değildir, o sözün içimde hareket etmesi demektir. Eğer Tanrı’nın sözü yaşıyorsa o söz içimde hükmetmeye başlar. Hükmetmeye başlayıncada güç olarak ortaya çıkar. Tanrı’nın sözüne yaşayan söz olarak tamamen iman edip itaat ederse güçlü olmayacak hiç kimse yoktur. Herkes güç alacaktır.

Tanrı’nın bütün sözleri diri olduğu için belirtileri de diridir. Sahte belirti ve gerçek belirti apayrı şeylerdir. Sahte belirti ölü olan bir belirtidir, gerçek belirtiyse diri olan belirtidir. Firavun’un önüne atılan Musa’nın değneği yılan oldu. Firavun’un büyücülerin attıkları değneklerde yılan oldu. Ama yılan olan Musa’nın değneği büyücülerin yılan olan değneklerini yuttu. Çünkü yutulan yılanlar ölü olduğu için diri olan Musa’nın değneği tarafından yutuldular. Belirti olarak aynı belirti ama sahte belirti olan diri belirti tarafından yutuldu. Ölümden gelen belirti sahte belirtidir. Ama Tanrı’nın sözü diri olduğu için diri belirtiler yaratılıyor. Tanrı’nın sözüyle olmayan bütün belirtiler sahte belirtilerdir.

İnsanlar Dünya uygarlaştıkça ‘ Bütün insanlık mutlu olacaktır’ diyorlar ama uygarlık insanları öldürüyor mahvediyor. Çünkü uygarlık sahte bir belirtidir. Bilgisayarlar geliştiği zaman insanlar daha mutlu olacaklarını düşündüler ama sonuçta bilgisayardan dolayı insanlar daha da aptallaşıyorlar. Artık evlenmek için de bilgisayara soruyorlar hatta bilgisayar sevgilerini ölçebiliyor. Bilgisayarın gelişmesiyle beraber insanların hayatı gittikçe kötüye gidiyor. Artık akıllı insan daha çok akıllı, aptal insansa dahada aptallaşıyor. Bir gün bütün insanlar çok akıllı olan birkaç insan tarafından kontrol edilecektir.

Kutsal Kitap’ta bahsedilen putun anlamı ölmüş olan ilah demektir. Esinlemede bahsedilen put da ölü olan ilahtır. Bütün insanlık ölen ilaha bağlı olduğu zaman insanlığın sonu olacaktır. Hastalık da ölmüş belirtidir. Hastalık cinin insanın bedenine girmesiyle oluşur ve cinin belirtisidir. Cin insanı kör yapar, dilsiz yapar, çeşit çeşit hastalıkları yaratır. Cinin belirtisi sonuçta girdiği bedeni öldürmektir. Hepsi ölü belirtidir. Gözün sinirini öldürür, akciğeri parçalayıp öldürür, karaciğeri bozup öldürür, midesini kanserle kötürüm ederek öldürür, deriye tümör yapıp öldürür vs. Cinlerin yaptıkları belirtiler insanı ölüme götürür.

Ama Mesih’in belirtisi yaşayan Tanrı’nın yarattığı belirtisidir. Musa’nın değneğinin Firavun’un değneğini yuttuğu gibi, Tanrı’nın sözü cinlerin yarattığı belirtiyi yuttuyor. Yani bu Tanrısal Şifadır. Sadece Tanrı’nın sözüyle gelen belirtiler cinlerin belirtilerini yutabilir. Diri söz her zaman ölü belirtileri yutar.

Adem’i Tanrı’dan ayırıp düşüren İblis’in belirtisi ne kadar büyüktür? Bundan dolayı bütün insanlığın ruhani olarak sonu geldi değil mi? Ama Tanrı’nın belirtisi bunu bir anda yuttu. İblis Adem’e iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yedirip ölmesini sağladı, ama Rab çarmıhta ölerek bir anda ölümü yuttu. İblis’in belirtisini yutuverdi.

Kutsal Kitap “Ölüm yok edildi, zafer kazanıldı” (1.Korintliler 15:54) diye söyluyor. Yani ölüm yaşam tarafından yutuldu demektir. Bunun gibi Tanrı’nın bütün sözleri diri bir söz olduğu için tamamen zafer kazanıyor. Tanrı’nın diri sözü, bu bir vaattir, bu vaat bize buyruk olarak verilen berekettir.